Osmanlı’nın törensel nahıllarından ilham alan bu sergi, zanaatkârlığın şiirsel gücünü çağdaş tasarımla buluşturuyor. Her obje, bir hikâye anlatıyor; her detay, bir ritüeli hatırlatıyor. ‘Nahıl-Ahu’nun Yeni Yolculuğu: Nesne, Mekan ve Rituel Üzerine’ sergisi 8-16 Kasım tarihleri arasında İstanbul Küçük Mustafa Paşa Hamamı’nda sergileniyor…

Londra ve İstanbul merkezli koleksiyonluk tasarım stüdyosu Ahu, 8–16 Kasım tarihleri arasında İstanbul’da ilk kez izleyiciyle buluşuyor. Kurucuları Eda Akaltun ve Mevce Çıracı, Türkiye’nin köklü zanaat geleneklerinden ve kültürel mirasından ilham alarak bu değerleri çağdaş bir dille yeniden yorumluyor.
Serginin merkezinde, Osmanlı kutlama ve şenliklerinde yer alan törensel ağaç benzeri nahıllar yer alıyor. Bir zamanların bu heykelsi objeleri, bolluğu ve ihtişamı simgelerken bugün koleksiyonun ilham kaynağına dönüşüyor.


Totemik ahşap dolaplar, marküteri masalar, floral geometrilerle işlenmiş oturma birimleri ve bu motifleri yansıtan halılardan oluşan koleksiyondaki her parça, süsleme, form ve malzemeyi bir araya getirerek güncel bir mitoloji yaratıyor. Koleksiyon, İstanbul’un üçüncü kuşak zanaatkârlarıyla iş birliği içinde üretilip; ahşap oymacılığı, taş işçiliği, marküteri ve nakış gibi teknikler çağdaş bir estetikle yeniden hayat buluyor.
Sergi, İstanbul’un en eski hamamlarından biri olan 15. yüzyıldan kalma Küçük Mustafa Paşa Hamamı’nda yer alıyor. Gem Alf’ın sergi tasarımı ise eserleri, mimariyle atmosferin iç içe geçtiği bir koreografi içinde konumlandırıyor.

Ziyaretçiler, hamamın arınma ve toplanma ritüelini andıran bir kurguda, kubbeli salonlardan samimi odalara geçerken koleksiyonu anlatısal varlıklar olarak deneyimliyor. Burada yankılar, taş ve ışık; nahılın simgesel gücünü derinleştirerek sergiyi bir içsel keşif ve yenilenme deneyimine dönüştürüyor.


Projenin merkezinde yer alan nahıl — Osmanlı kutlamalarını ve şenliklerini bir zamanlar canlandıran törensel, ağaç benzeri yapılar. Balmumu figürleri, yapraklar ve yaldızlı süslerle bezeli konik formuyla nahıl, bolluğu ve ihtişamı simgeleyen bir obje olmanın ötesinde, Osmanlı zanaatkârlığının en teatral ve görkemli ifadesini ortaya koyar.

Levni gibi saray nakkaşlarının resmettiği Sûrname minyatürlerinde ve Evliya Çelebi’nin kayıtlarında geçen bu geçici ağaçları, bugün büyük ölçüde kaybolmuş olsalar da, hâlâ ortak belleğimizin ve hayal gücümüzün güçlü bir simgesi olarak varlığını sürdürüyor. Nahılların hikayesi, zanaat kültürünün en canlı yansımalarından biri olarak, koleksiyon için hem güçlü hem de ilham verici bir kaynak oluşturuyor.














